Büyük Yalnızlığım Var


               Dağdayım, çobanların sürülerini istedikleri yöne çekmek için attığı çığlıklar çevredeki diğer dağlarda yankılanıyor. Dağdayım ama etrafta daha yüksek dağlar da var. Bilmediğim bir çiçeğin kokusu geliyor burnuma. Dağlarda huzur bulan biri değilim, ama bu kokuda beni çeken bir şey var. Huzurlu bu koku. Çobanları sevmem ama sesleri bana bir şeyler anımsatıyor. Köpekler havlıyor. Tepemde bir şahin süzülüyor. Tüm bunlar ve tek başımalığım, tanımlamayı bırak hissetmeyi beceremediğim basit duygular için bir ambiyans oluşturuyor. Ne yazık ki duyguları tanımlayabilecek kadar hissedemiyorum. Ama duygular benim için değerlidir, az bulunduğundan. Yalnızım dediysem de etrafım insanlarla çevriliyken olduğu kadar yalnız değilim. Kendimle konuşabiliyorum ve yanımda Dobi var.

Galiba Dobi öleli altı ay oluyor. Hakikaten severdim onu. Öleceğine yakın biraz azıtmıştı gerçi, ısırmadık paça bırakmıyordu. Ne kadar sinirlensem de ona kıyamaz, vuramazdım bile. Onu başka türlü dizginlemeyi de beceremiyordum. Haliyle azdıkça azdı. Yine de iyi anlaşıyorduk. O da benim gibi çok duygusal değildi. İletişim dili şefkatten çok çok uzaktı. İkimizin ilişkisi bu yüzden biraz kuruydu. Çok içli dışlı değildik. Başka köpeklerin sahiplerine yaptığı gibi gelip bana yalakalık yapmazdı. Yine de üstüme çıkmaya çalışmazdı. Yine de severdim onu. İlk başlarda biraz korkaktı. Ama sonradan cesareti hoşuma gitmeye başlamıştı. Koca koca köpekleri kovaladığını gördüm, halbuki daha dört aylık bile değildi. Keşke hiç dört aylık olmasaydı. Yakınacak bir şey yok, olan oldu, zaten şu an üniversitedeyim, bakamayacağımı bile bile almıştım onu.

Her neyse, Dobi'yi hakikaten severdim.

Köpeklere saldırdığında çok korkardım. Bir yerleri yara olacak, hastalık kapacak, uğraştıracak beni diye. Ki kaptı da. Ölmesine yakın çok huysuzlanmıştım. Evde huzur bırakmamıştım. Onu dağda gezdiriyordum, sağa sola koşturuyor, etrafı keşfetmeye çalışıyordu. İlk kez gezdirmeye çıkardığımdaki halini hatırlıyorum, iki adım atar yalvarır gözlerle bana bakardı. Arkasını döner eve doğru koşmaya başlardı. Ben onunla geriye dönmeyince çaresiz yampiri yampiri yanıma gelirdi. Sürekli mızık mızık ses çıkarırdı. Etrafa korka korka bakardı, ilk zamanlar evden uzak olmak ona acı veriyordu. O kadar ki neredeyse ben de hissediyordum bu acıyı.

Zaman geçtikçe, önce çevreye alıştı, sonra dünyaya. Önce her gün gidip geldiğimiz yollarda korkusuzca yürümeye başladı, sonra nereye gitsek, korkusuzca, etrafı keşfetmeye. Büyüdükçe daha çok alışacaktı, neredeyse kendimi kötü hissediyordum, çünkü dünyaya benden daha çok uyum sağlıyordu. Eminim aklıma yatabilecek bir inanışa göre ölmeyi benden daha az hak ediyordur.

Şimdi artık hayat doluydu. Yerinde durmuyordu, sürekli bir şeylerin peşinden gidiyordu. Bir koku duyuyor, toprağı eşeliyor, ince bir kemik buluyor, taşıyabildiği kadar ağzında taşıyordu. Oysa kulübesinin önüne iki keçi kafatası getirmesine izin vermiştim. Nerden bulup da sürükledi hiç bilmiyorum ama iki tane keçinin kafatasını getirmiş koymuştu kulübesine. Ama yetmiyordu, onda da bendeki maymun iştahlılık vardı. Her gezintiden bir ganimet koymak istiyordu köşeye. Onlardan bir koleksiyon yapmak istiyordu belki de. Ama ne bu koleksiyonu sunabilecek kabiliyeti, ne de imkanı vardı. Neredeyse kötü hissediyordum, hayatının kıymetini benden daha iyi biliyordu.

Büyüdükçe daha agresif, kimilerine göre de korkunç bir görünüme kavuşuyordu. Artık onu dağa götürürken insanlar bana; "buna dikkat et, yarın bir gün birine saldırır, başına dert alırsın."

"Bu ne biçim köpek, uzak tut benden.", "Hastalıklı bu, şimdiden at, kendine de bulaştırırsın." gibi nasihatler veriyordu. Hastalanmıştı, uyuz etmiş kendini. Biliyordum bünyesi zayıf, cins köpek bu. Yine de önemsemedim. Her şey iyiydi, gayet sağlıklıydı, bünyesi sağlam görünüyordu. Ama uyuz olmuş. Evin önünde onu hafif ısıran sokak köpeğinden mi kapmıştı acaba? Dobiye saldırınca korkup sopayı geçirmiştim sırtına, hemen bırakıp kaçmıştı. Dobi biraz afallamıştı, ilk defa ısırılmıştı. Yine eskisi gibi, bir on dakika yampiri yampiri yürüdü. Yavaş yavaş inşa ettiği cesareti sallanmıştı, ama temeli sağlamdı.

Zaman geçtikçe daha kötüye gidiyordu. Gereken her şeyi yapmaya çalışıyordum, babamla sürekli kavga edip veterinere götürmesini istiyordum. Ama veterinere bir türlü ikna edemedim, İvomec aldım. Onu öldüren de bu ilaç oldu zaten. Üç tane veterinere sormuştum, günde yarım gram. Meğer fazlaymış bu onun bünyesine. Ben sevinmeye başlamıştım bile, ilaç işe yarıyordu, tüyleri yeniden parlamaya başlamıştı. Hatta galiba gürleşiyordu tüyleri. Ama iyice bitkinleşmişti. Son evrede olduğunu sandım. Birkaç güne canavar gibi olacak dedim.

Bir sabah babam gelip köpeğin öldü dedi. Dalga geçiyor sandım, iyileşiyordu, belki de dışarda koşup oynuyordur dedim, uyanmaya tenezzül etmek istemedim. "Ne diyon baba!" diye sordum sinirle. "Ölmüş, ben işe gidiyorum git göm." dedi. Kalkıp koştum aşağıya. Nefes alıyordu.

Neyse, o gün öldü. Ama onu hakikaten severdim. Bilmediğim çiçeğin kokusunu alırken, çoban sesleri yankılanırken, şahin tepemde yedinci turunu atarken, bütün bunların arasında, bir çilenti başlıyor. Dobi karşımda dimdik duruyor, bana bakıyor. Ben de ona. O an bir canlıyla kurduğum ilk gerçek bağı hissediyorum. Bir sevinç havlamasıyla üzerime koşuyor. Sarılıyorum ona. Bir canlı için, içten gözyaşı döküyorum.

Sen olmadığın zaman büyük yalnızlığım var

dalgaların kendilerini taştan taşa vurmaları

sonbahar yıldızlarının sessiz sedasız çırpınmaları

ve büyük yalnızlığım var

biliyorsun hani o

rüzgarın gözüne karanlık bir yelken gibi açtığım

içimsıra vahşi bir kadın gibi taşıdığım

yalnızlığım


Yorumlar

Popüler Yayınlar