Full Metal Jackett ve Şiddet

Değersizlik hissi şiddete yönlendirir diyor psikologlar. Full Metal Jacket filminde, çavuş askerlere sürekli; siz hiçsiniz gibi telkinler, aşağılayıcı hakaretlerle hitap ediyor. Amacı onları ölüm makineleri yapmak. Biraz araştırdım ve kulaktan dolma da olsa bu filmdeki eğitimin büyük oranda gerçekçi olduğunu öğrendim. En azından o dönemin Amerikan askerlerinin başından böyle durumlar geçmiş olabilir. Tabi ki bunun bir film olduğu gerçeği de var. Ne kadar gerçekçi olsa da bir filmin izlenebilitesinin yüksek tutulması gerekir, bunun için de bazı gerçekte karşılaşılamayacak unsurların yerleştirilmesi gerekir. Fakat gerçekte neyin yaşanıp neyin yaşanamayacağını belirleyen kesin kaideler olmadığından, Filmdeki olayları gerçek olaylar gibi değerlendirmekten zarar gelmez.
Yine de bir film üzerinden argüman kurmak doğru değil, filmdeki bir karakter ne kadar gerçekçi olursa olsun kurgu bir evrendedir ve o evrenin kurallarına göre oynar. Yazarının kafasının ürünüdür, ama dayandığı temel de gerçekliktir. Bu açıdan yazının temeli zayıf malzemelerle kuruluyor. Fakat yine de zayıf malzemenin üzerine kurulsa da bina binadır. Yıkılmaya daha yatkındır yalnızca.
Bu filmde gösterilen askerlik sistemi, maruz bırakılan bireyin benliğini askıya almaya yönelik çalışıyor. Emir komuta zinciri askerin bilincini ve özgür seçim yapma yetisini köreltir, uzun süre aşağılanmaya ve emir almaya maruz kalan insan ise gözünde efendi konumuna gelmeye başlayan kişiye kölevari bir boyun eğişe yönelir. Aslında bu, kişiyi bireysel olarak tamamen silahsız duruma getirir, efendi; kölenin gözünde yenilmez olur, korku kölenin zihnine egemen olur. Ama ne kadar korkarsa korksun, Full Metal Jackett’deki gibi köle kendine olan tüm saygısını kaybettiğinde, bireysel düşüncelerinden tamamen koptuğunda ve efendisinin mutlak hükmü altına girdiğinde, adeta kişiliksiz duruma geldiğinde, tüm umutlarını, hayallerini yitirdiğinde, kendini bağlayan zincirlerden de kurtulmuş olur. Burada Freud’un ölüm içgüdüsünün devreye girdiğini varsayalım. Artık kendi hayatının bir önemi kalmadığından, işkencecisini öldürmek onda bir arzu haline gelir. Artık işkencecinin, köle yaptığı adamı ezen botları, köleyi daha fazla yerde tutamaz. Çünkü ruhu nefessizlikten ölmüştür. Beden botların altından kalkabileceğini fark eder zira botlar hiç üzerine basmış değildirler. Şiddetin kaçınılmaz olduğu an bu andır. Kaçınılmaz olarak, şiddet, ruh ölünce, ortaya çıkmak zorundadır. Yani ego ölünce.
Peki bu, yeterince doğru bir açıklama mı? Şiddetle özdeşleşmiş insan tipinin başında psikopatlar gelir. Psikopatlara bakıldığında, aşağılanandan ziyade aşağılayan, efendi kişiyi görürüz. Çünkü onları tanımlarken onlardan ayrılmaz ifadeler, manipülatif, narsist, makyavelist gibi bencilliğe yöneliktir. Burada şiddeti ortaya çıkaranın değersizlik olduğu fikrinin incelenmesi gerekir, psikopat değersiz mi hisseder? Buna dair birkaç argüman geliştirebilirim; Psikopatlar, çoğunlukla narsist de olurlar. Narsistler ise düşük belik saygısı etiketi taşırlar. Bu yüzden de toplumda sivrilmek, beğenilmek isterler. Bu isteğin kaynağı değersizlik hissidir fikri büyük oranda doğru görünüyor.

Beni bu düşüncelere iten “Natural Born Killers” filminde; başroldeki psikopat seri katil Mickey, televizyona çıkacağında epey heyecanlanmıştı. İyi görünmek, iyi konuşmak istediği barizdi. Burada yine yola bir film karakterinden çıkıyorum. Fakat karakteri sadece sembol olarak kullanıp, gerçek veriler üzerine düşüncemi kurmaya çalışıyorum. Narsistlerin gösteriş merakı su götürmez bir gerçek. Gösteriş, yapısı itibariyle düşük benlik saygısına işaret ediyor. Çünkü: gösteriş, kendinde olmayan nitelikleri ya da nicelikleri, yapay olarak başka bireylerin zihninde, gösteriş yapanın kendiyle bütünleştirmesi anlamına geliyor. Özünde bir illüzyon, manipülasyon. Gösteriş yapan kişi, gösterişini yaptığı şeyin gerçekliğini mecburen reddetmiş oluyor. (belki de bu yüzden toplumda gösteriş hoş karşılanmıyordur, çünkü bir nevi yalan.)
Gösteriş yapan kişi, gösteriş yaptığı şeyin kendinde bulunmadığına inanıyor, yada kendinde bulunmadığını biliyor ve bu yüzden o şeye öykünüyor. Kendinde varmış gibi gösteriyor. Yani, Full Metal Jackett’a dönersek, benliğini kaybedecek denli aşağılanan ve bilinci köreltilen birey, içinin boşaldığına inanmaya başlıyor, daha farklı bir ifadeyle; çavuş, şişkoyu aşağılarken gerçeklerden besleniyor. Daha önceki hayatında şişko bu gerçeklerle hiçbir zaman yüzleşmek zorunda kalmamış. Ama yüzleştiğinde be bir işkence gibi sürekli gerçekler ona telkin edildiğinde, onların altında eziliyor. Yıkılmaz duvarlar gibi sarıyor benliğinin çevresini, hayatı bu aşağılayıcı gerçeklerle çevreleniyor. Şişko için artık hiçbir koşulun değiştiremeyeceği gerçeklere dönüşüyor bunlar. Sadece şişko olması değil onu saran gerçeklik, hayatının bir yalandan ibaret olduğu ve şişko bir bedende mahsur, anlamsız bir hayat yaşadığı gerçeği sarsılmaz olarak karşısında duruyor. Kendinin ve hayatın hiç olmadığı kadar farkına varıyor, ve bu farkındalığı getiren ise işkenceci bir efendi. Benliği tamamıyla kaplanıp karanlıkta kaldığında, şişkonun yapabileceği tek şey kalıyor, benliğini yok etmek. Bu bir nevi içsel intihar. Aslında çavuş onun benliğini öldürüyor, askeriyenin amacı: benliği öldürmek. Şiddeti baskılayan yegâne şey, benliğin yaşama umudu, benlik ölünce, artık şişko her şeyi yapabilir hale geliyor. Pişman olacağı, üzüntü duyacağı, mutsuz olacağı hiçbir şey kalmıyor. Fakat toplum içinde yaşamaya devam etmek için bir maskeye ihtiyaç duyardı, saygı duyacağı yada nefret edeceği bir kendisi kalmadığı için, başkalarının saygısı yada nefretiyle, benliğini tekrar inşa etmek gibi umutsuz bir yola girerdi. İşte, gösterişin kaynağı burada. Benliği ölen bir insan, bambaşka bir kişi gibi görünmekten gocunmayacak, aksine bunun için çabalayacaktır.
Her insanın benliği yara almıştır kaçınılmaz olarak. Çünkü benliğimiz, ebeveynlerimizin bize söylediği yalanlardan ibarettir. Dünya yalanla ayakta durur çünkü. Yalanın özü yaşamdır, yaşamın özü de yalan. Her insan ucundan kıyısından da olsa gerçekliğe toslar, hiçliğin boşluğunu duyumsar. Kaçınılmaz olarak gerçekliğe açılan yaraları kapatmak isteriz. Maske takarız, öykünürüz, toplumda kalmak için saygı duyulmayı, sevilmeyi arzu ederiz. Kendimize yalan söyleyerek yaralarımızı dikeriz. Fakat o yaralar ölüme kadar kapanmayacaktır.
Kendimizi ararız, umutlarımız vardır peşinde koşacağımız, benliksizlerin benliğini inşa etmek üzere koştuğu maratonları gibi, her insanın benliğini bulmaya yönelik sonsuz bir maratonu vardır. Umutsuzluk yolunda umutla koşulan.
Yorumlar
Yorum Gönder