American History X
İnsanlar bana bakıyor ve abimi görüyor. Nasıl başlayacağımı
bilmediğim için Dan’ın yazısına giriş cümlesini yazdım. Film etkileyici ve
düşündürücüydü. Ana teması Amerika’daki ırkçılık sorunu olsa da, insanların
duygularını temel alan bir film olduğu (Tony Kaye duyguları çok iyi anlatan bir
yönetmen, filmlerinde benzer etkileyicilikler var, bazı yönetmenlerin sanatı
etkiler, bazılarının fikri, Tony Kaye’de duyguların dilini çok iyi bilen bir
yönetmen, Detachment’de de duygular üzerine felsefe yapmıştı) için, filmde
anlatılanlar dünyanın her yerinde anlamlı denilebilir.
Sanırım Amerika o zamanlar Türkiye’deki mülteci sorunu ile
neredeyse birebir aynı problemler içindeymiş. İnsanların ırkçı düşünceleri
genelde, filmin Türkçeye çevirisindeki ismi gibi “Geçmişin Gölgesinde” temelini
geçmişten alıyor. Derek’in çetesiyle ilk eyleminde yaptığı konuşmada, aynı
zamanda bugünkü Türklerin problemlerinden bahsediyor. Suriyelilerin ülkeye
doldurulması, kaynakların onlara sarf edilmesi, ucuz işçi oldukları için
vatandaşların iş fırsatlarını engellemeleri vs. gibi birçok sorunu zamanında
Amerika’da yaşamış. Bu gibi sorunlar, hükümetin eleştirilebileceği, gerçekten
problem olan şeyler, fakat filmdeki çatışmaların nedeni iki insani duygu, korku
ve nefret.
Bugün Türkiye’de işler çeteleşme, Suriyelilere saldırı
eylemleri gibi noktalara varmadı fakat, varması da an meselesi gibi görünüyor.
Çünkü ırkçılığı ortaya çıkaran faktörler arasında yoksulluk, güvensizlik gibi
problemler var. Ve korku ve nefret de işin içine dahil olduğunda, bu
problemlerin çözülmemesi halinde, filmde yaşananların gerçeğe dönüşmesi işten
değil. Sosyal medyada ya da sokakta, birçok insan ırkçı düşüncelerini savunmaya
başladı bile.
Filmden devam edip oraya bağlıyım, Derek yemek yerken
tartıştıkları sahnede, önce bir laftan celallenip, düşüncelerini savunmaya
atılıyor. Başta söyledikleri mantıklı argümanlar, tartışılabilir konular, fakat
tartışma alevlendikçe, Derek kendini duygularına kaptırdıkça, yavaş yavaş
kontrolünü kaybedip, işi şiddete çevirmeye başlıyor. Bunun nedeni, savunduğu
düşüncelerin arkasında duygusal nedenlerin yatıyor olması. Babasının bir zenci
tarafından ölümünün suçunu, bütün zencilere, hatta sonradan bütün yabancılara
atıyor. Bu da korku ve nefret duygularını düşünmeye itti beni. Artık klişe bir
tabir oldu, insan bilmediğinden korkar. Zenciler beyazların çoğunluk olduğu
avrupalılar arasında yabancı kaldığı için, Amerikada önce onları insandan
saymayıp, köle yapıyorlar. Zamanla kölelikten kurtulsalar da, insanların
beyninde kök salmış ırkçı düşüncelerden kurtulamıyorlar. Çünkü, farklılıkları
hala insanlara korku veriyor. Korku da nefreti, şiddeti doğuruyor. Bu bir çeşit
savunma mekanizması. Bu ırkçı düşüncelere sahip beyazlar, siyahilerle düzgün
iletişim kuramıyor. Ve iletişim yoksa da düşmanlık baş gösterir, Yüzüklerin
efendisinde Tolkien bilerek Sauron’u düşmanlarıyla konuşturmaz, çünkü Sauron
iletişim kurmayarak korku yayar. Halbuki elflerin arasına sızıp onları
kandırabilecek kadar kıvrak bir dili vardır.
İşte, sahnede olduğu gibi bu duygular, insanın elinden
düşünme gücünü alıp, tehdit altında hissettirip saldırganlaştırıyor. Bu yüzden
sahne çok hoşuma gitti, Derek adeta başka bir güç tarafından ele geçirilmişti,
bu her insana olabilen bir şey. Kendimize ait olmayan, kafamıza zorla sokulmuş
düşünceler, bizi ele geçirip, mantıklı düşünme yetimizi elimizden alıyor.
Geçenlerde dağda yürürken şöyle bir şey düşünmüştüm, insanın düşünce yapısının
nasıl oluştuğuna dair bir metafor kurguladım. Önce bir boşluk var, bebeğiz diyelim, bize bir şeyler öğretmeye
başlıyorlar, ve büyüdükçe, düşünce yapımız oluşmaya başlıyor. Bu bir soğana
benziyor, önce cücüğü oluşuyor, bu ailenin beynimize doldurduğu düşünceler.
Daha sonra insan bu cücüğün çok savunmasız olduğunu fark ediyor, o cücüğün bizi
yapmaya ittiği davranışlara yönelik dışarıdan gelen eleştiriler, cücüğe hasar
veriyor. Ardından insan cücüğü koruma gereksinimi duyuyor. Ne yapmalıyım,
nasıl, ne düşünüp ne hissetmeliyim sorularına cevap arıyor. Bu noktada cücüğün
üzerini kapatacak zar insanın seçimlerini, hatta hayatını belirliyor. Eğer bu
sorulara mantıklı cevaplar verilirse, insan bu cevapları mantığıyla işleyip,
yanlış, çürük bulduğu noktaları kendi yeniden biçimlendirip cücüğe kılıf
yaparsa, kendi soğanını kendi yapma yetisini kazanabiliyor. Düşüncelerini
zamanla değiştirip, nasırlaşmış düşüncelerden arınıp, daha sağlıklı bir kafa
yapısına sahip olabiliyor. Fakat, cücüğü kapatacak olan zar, cücüğüne zarar
gelmesinden ölümüne korkup, onu kendi biçimlendirecek yetisi ve cesareti
olmayan insanlar tarafından, ona nefes aldırmayacak biçimde, çürük çarık ama
ömürlük bir şekilde; yani bağnaz bir düşünceyle kapatılırsa, artık cücüğün
zarını değiştirmek çok zorlaşıyor. Bu da hastalıklı bir kafa yapısına sahip
olmakla eşdeğer. Filmde gayet zeki ve hatta duygusal bir insan olsa da,
insanları saçma düşüncelerin kontrolünde öldürebilen Derek bunun güzel bir
örneği.
Çoğu insan cücüğünü dinle koruyor. Cücüğü küçükken korumanın
sorumluluğu ailede aslında, ve onlar da ailelerinden din görmüş. Bize de bu
düşünce yapısını yerleştiriyorlar. Fakat din aynı ırkçılık gibi, ideolojiler
gibi, mantık dışıdır ve insanın kontrolünü elinden alır.
Türkiye konusuna gelirsem, ülkemizde cücüğü bozuk bir sürü
insan var, bu cücüklerin insanların başına açtığı belanın haddi hesabı yok.
Suriyelilerin ırkını suçlamak da bu cücüğü bozukluğun bir
işareti. Derek’in yemek masası tartışmasında önce mantıkla başlayıp, ardından
ideolojiye çıkan konuşmasında olduğu gibi, masada bir takım problemler var,
fakat bu problemleri gerçek temelleriyle analiz etmeye yetmeyen bozuk
cücüklüler, korku ve nefretin ışığında, duygusal ve yanlış nedenlere bağlayıp
şiddeti körüklüyorlar.

Yorumlar
Yorum Gönder