Müziğin Ruhundan Tragedya'nın Doğuşu Üzerine

 




Kitapta öyle satırlar var ki, bin kere okusam sıkılmam. Nietzsche’den birkaç sayfa okuduğumda, bunları ben de kaç kez düşündüm, çok değer verdiğim düşüncelerdi, ama şimdi herkes biliyor, bu kitabı kimse okumamalı, gibi bir hisse kapılıyorum. İşin aslı o kadar güzel ifade ediyor ki, sadece Nietzsche ve benim aramda kalsın istiyorum. 

Principium Indivuduanis: Dağlar gibi dalgaların dört bir yana doğru uğultuyla yükseldiği ve indiği azgın bir denizde, bir gemici, bir sandalın içinde, güçsüz teknesine güvenerek nasıl oturursa; yalnız insan da öyle oturur, bir acılar dünyasının ortasında; Principium Induvuanis’e güvenerek.” Schopenhauer.

Nietzsche, “Naif” saydığı Raphael’in, Transfigürasyon tablosundan önce şundan bahsediyor: Net olarak kavrayamadım demek istediğini, ama rüyaların, görüntünün görüntüsü olduğunu, gerçek hayatın(görgül yaşam)’ın da bir görüntü olduğunu varsaymak zorunda olduğunu? Hissettiğini söylüyor. Transfigürasyon’un da bir, görüntünün görüntüsü olduğunu söylüyor ve tabloyu şöyle yorumluyor: Altta acı çeken insanlar var, bu silenos’un bilgeliği(sizin için en iyi şey ölüm)’ü simgeliyor, “Dünyanın biricik temelinin, ilk acının yansıtılışını gösterir: Burada görünüş” , bengi çelişkinin, olayların babasının yansımasıdır. Şimdi, bu görünüşten,bir ambrosia kokusu gibi, vizyona benzer yeni bir görünüş dünyası yükselir. İlk görünüşe tutulmuş olanlar göremezler bu dünyayı. En katıksız haz ve açılmış gözlerden ışıyan ağrısız bakış içinde parlak bir süzülüş. Burada, en üst düzeydeki sanatsal simgesellikte, apolloncu o güzellik dünyası ve onun yeraltı, silenosun korkunç bilgeliği durmaktadır karşımızda. Sezgisel olarak kavrarız bunların karşılıklı zorunluluğunu.” Buraya kadar olan alıntıda yazdığım tüm metinleri anlatıyor neredeyse. Nietzsche, burada, gerçekten metafizik bir bakışla mı bakıyor? Raphael’in tablosunun bir “görüngü” olduğunu, sanatçıların rüyalardan yararlanarak büyük resmin bir parçasını yansıttığını söylüyor. Dolayısıla kendi gerçeklik’imizi bir kenara bırakırsak, kendi görgül varoluşumuzu, genel olarak dünyanın varoluşu gibi, ilk-bir’in her an üretilen bir tasavvuru olarak kavrarız. İşte, bundan dolayı düşü, görünüşün görünüşü olarak, böylelikle de, görünüşe duyulan ilk özlemin daha yüksek bir duyumlanışı olarak kabul etmemiz gerekir. İşte bu nedenle, doğanın en içteki çekirdeği, yine yalnızca, görünüşün görünüşü olan naif sanatçıdan ve naif sanat yapıtından o tanımlanamaz hazzı duyar.”anladığım kadarıyla, bu bal gibi de metafiziksel bir düşünce yapısı. Bietzsche- ilk bir dediği şeyin (Sanırım hayatın temeli, Silenos’un bilgeliği) bengi acı çeken ve çelişki dolu olan olarak (Muamma) büyüleyici vizyona, sonsuz haz dolu görünüşe, kendi sürekli kurtuluşu için gereksinim duyduğuna inanmak istiyor. “Metafiziksel varsayımda bulunmaya o denli yaklaşıyorum” Yani şunu diyor, sahiden var olan, yani: Silenos’un bilgeliğiyle dile getirdiği, acılar içindeki ilk bir, varoluş dünya. Çelişkiler içinde. Ama ilk bir, yalana ihtiyaç duyuyor. Ben bunu kendim için düşünüyordum. Kendi kurtuluşum için yalan gerekli, fakat Nietzsche bunu tüm varoluşa uyguluyor.. Kendiminkine hiç inanmadım. Bakalım Nİetzsche beni ikna edebilecek mi?

              Kendi gerçeklik’imi bir an için kenara bıraksam, ilk bir’in; o bayat, küflü, sokakta yatan adamın bedeninde can bulmuş parazitimsi, aşağılık, burunlarda iğrenme ve acınma arayan, yer yer saklanan ve tüm nemli, rutubetli köşelerde yaşayan o ruhani bataklık kokusunu çekebildiğim kadar içime çeksem, üzerime sindirsem, yavaşça derimin altına işleyişini, irislerime şeklini çizişini, inceleyebildiğim kadar, zerrelerine kadar incelesem ve zamanla nöromlarımı kaplayıp, düşüncelerime egemen olarak beni ele geçirmesine bilincimle izin versem, sonunda da, bedenimi çürütecek denli yoğunlaşan ve çürütmeye başlayan bu kokuyu özenle, yitirmemek istiyormuş gibi, derin derin içime çekip dursam, organlarımın çürümesinden, kokunun yaralarımı yakmasından, ruhuma dek; tüm varlığımı kaplayarak, ince ince, ufak iğne dokunuşlarından, göğsümü her gün yaran bıçak darbelerine dek ritmini yoğunlaştıran, acıdan büyüyen bir haz duymaya başlasam, ben, şimdi olduğu gibi, yaşıyor olmaz mıyım?

              Aslında, önce, nedir benim gerçekliğim? Bunu sormalıyım kendime. Şimdi, ilk birden çıktığımı varsaymaya başladım. Yazdıklarıma ahenk, Nietzsche’nin anlattığı, ilk birin görünüşünün görünüşünden damlayan kan değil, akıl egemen olacak. Ve ben bunu şu anda istemiyorum, sorular sorup, yanıtlar vermek değil, iğrenç dünyanın çamurlarında yuvarlanıp kirlenmek istiyorum.

              Çünkü öyle çinteşik ki sorular, bu labirentin çıkışı yok. Aranması gereken cevaplar değil ahenktir belki.  İşte yine, sorular sorular.

              Gerçekliğim, acaba çelişkiden yükselen o vizyon mu? Ben de tüm insanlarla birlikte, acının, pis kokunun, çelişkinin özünden damlayan çamurda yükselen çiçeğin kokusunu mu duyuyorum? İlk bir’in farkındalığı hayat boyu sürecek olsaydı, muamma her an bilinçli oluyor olsaydı, galiba, “insanı hayvandan ayıran” akıl hiç var olmazdı. Çünkü akıl, yoğunlaşıp, insanın tüm zihnine hakim olduğunda, insan yaşamdan soyutlanır, beden yok olur. Bu durumda yaşamın devam edebilmesi için , akıl; vizyonu (hayal) doğurur. (Dağ gibi dalgaların ortasında sükunetle kayığında oturan Apollon.) Bu sayede insan ölmez, Galiba bu vizyon Diyonysos. O zaman Transfigürasyon tablosunda, aşağıda var olan sefaletin üzerinde bir vizyon olarak yükselen Apollon mu, Diyonysos mu? Acaba ilk-bir’i fark eden akıl, reddeden beden mi? 

Yorumlar

Popüler Yayınlar