Üçüncü Düşüş


 

Kerim yürüyordu. Sağ ayağının bir şeye takılmasıyla sol ayağının üzerinde iki kez sekip toparlandı. Tuttuğu nefesi tükürür gibi bıraktı. Bacakları, aralarında bir top taşıyor gibi açılmış, paytak yürüyüşünü sürdürdü. Rüzgar karşıdan hiddetli esiyordu. Elleri montunun şapkasını iki yandan kavramış, rüzgarla boğuşuyordu. Yağmur damlaları sakalından boynuna doğru bir yol bulup durmadan akıyor, göğsündeki seyrek kılları ıslatıyordu. Kat ettiği yol boyunca hiçbir engel tanımayan rüzgar, Kerim’in zayıf bedeni üzerinde tam yetkiye sahipti.

Issız anayol, kendini atacağı bir karaltı çıkarmadı karşısına. Ağaçlar, duraklar, insanlar uzaktı. Aksak ritimle, çift zamanlı bir motosiklet gibi titriyordu. Düşüncelerinin dikkati, aman vermeden takırdayan çenesindeydi. Çoğu insanın alt dişleri geridedir, bazılarının üst dişleri; Kerim’in ise eşit hizadaydı. Belki de bu yüzden ön dişlerinin mineleri erimeye başlamıştı.

Henüz yirmilerinde; her gün makarna ile beslenip üniversite derslerine gittiği, kızlara asıldığı bir hayattı belki de olması gereken. Üniversiteye gitmişti fakat kader onu bulunduğu yerden tek hamlede çekip aldı. Annesi ve babası, öğle sularında hayata gözlerini yumdu. Gazetede okunup unutulacak herhangi bir ölüm haberi kadar uzaktı şimdi ona anne ve babasının pıllarını pırtlarını toplayıp, vedalaşmadan, helallik vermeden çıktıkları ölüm yolculuğu. Buna benzer bir cümle olarak aklında yer etmişti.

Ardından kendi başının çaresine bakmaya başladı. Kazandığı para kirayı ödemeye yetmedi derken ne okul kaldı ne iş ne de arkadaş. Herkese yük olduğu gerekçesiyle insanlarla arası açıldı. Çalışmaya devam etmeliydi çünkü çalışana her yerde ekmek vardı. Fakat belki de yeterince dayanıklı biri değildi ki vazgeçti. Kendini yollara attı. Yollarda yürümeye devam etti; kimsenin ondan, onun da kimseden haberi olmadan. Eski arkadaşları ne yapıyordu? Yorganın altında, sınava çalışmış uyuyordur; kız arkadaşıyla sarılmış uyuyordur ya da sabaha kadar içip dertleşiyordur. Gülüyor, seviniyordur. Tek tek gözünün önünden geçen fotoğraf kareleri...

Kerim’in de bir zamanlar kız arkadaşı, işi ve okulu vardı tabi. Ailesi de. Hayatı yerli yerindeyken, eski arkadaşlarının şimdiki halinden çok da farklı değildi durumu. Kız arkadaşını düşünmek Kerim’e kendini iyi hissettirdi.

Kerim, Ayşe’nin kendini düşünüp düşünmediğini merak ediyordu. Günlük hayatta muhtemelen aklına gelmiyordu ama şu an düşünüyor olmasını isterdi. Eskiden olsa bu durumda kalmasına dayanamaz, kalkar yüzlerce kilometre yol gelirdi. Fakat nafile, bunları düşünmek moral bozucuydu. Nereye sığınabileceğini düşünmeliydi.

Tüm vücudunu kaplayan ıslaklık, ara ara sıcak hissettiriyordu. Titremesini kontrol altına almak için ağzını gevşetip takırdamayı birkaç saniyeliğine durduruyordu. Yağmur giderek daha çok şiddetleniyordu.

Kerim bir zamanlar kendini soğuk duşa alıştırmaya çalışmıştı. Tek yapman gereken korkunun üzerine giderek şofbeni olanca soğuğuyla üzerine tutmak, buna dayanmak. Su beni öldürecek değil, yine de ondan ölümcül bir şeycesine çekiniyorum. Korkuyu duymazdan gelmek yeterli, diye düşündü. Banyodayken de bunu düşünürdü ve bir keresinde yarım saate yakın durmayı başarmıştı.

Çıkınca sıcak yatağında ısınabileceği bir evi olmadığı için, şimdi bunu yapmak çok daha zordu. Yaklaşık bir saattir duyduğu en gürültülü ses çenesinden geliyordu. Çene kasları halatla çekiliyorcasına gergindi. Odağını değiştirmek zorundaydı.

Sağ yanında göl vardı. Ay ışığının gölün üzerinde oluşturduğu yansıma, gece karanlığında gölge gibi duran dağ sırasının dibinden Kerim’e doğru düz bir çizgi çekiyordu; dalgalanmaları ve mükemmel olmasını engelleyen çentiklerini saymazsa. Yine de mükemmele daha yakın olan dümdüz bir çizgiden çok daha güzel bir görüntü oluşturuyordu bu. Hayatını düşünüyordu. Mükemmelden oldukça uzak olsa da acaba güzel mi geçirmişti? Şimdiki durumun etkisinde olumlu bir yargıya varması zordu. Fakat izlediği filmlerde en çok ilgisini çeken hayatlar da yerinde olmak istemeyeceği kişiler tarafından yaşanıyordu.

Sağ yanında tek başına duran uzun bir kaya, ay ışığının çektiği çizgiyi kapattı. Solunda yükselen dağı yol için oyduklarında bıraktığı bir kalıntıydı bu. Kayanın üzerine tüneyen kuşları belli belirsiz seçebiliyordu.

Sol tarafında alabildiğine çalılar... Odağını verebileceği, üzerine düşünebileceği bir şeye ihtiyacı vardı. Gözleri yeryüzünde aradığını bulamayınca göğe uzattı bakışlarını. Yıldızlar. Şehirden uzak bu karanlıkta nasıl da harlı parıldıyorlardı. Gözleri yukarıda dakikalarca gezindi. İnsanlar nasıl bunları gruplandırıp şekiller görebiliyordu acaba? Kerim’in tek gördüğü, hiçbir düzene uymayan kaostan ibaret bir dizilimdi.

Bir süre sonra başı dönünce dengesini yitirip afalladı. Yoldan sapmış, neredeyse gölün kıyısına düşmesi için birkaç adımı kalmıştı. Bir an gözlerini yere çevirdi, fakat o kadar. Yukarı bakmaktan vazgeçmeyecekti; yağmur damlaları gözbebeklerini dövüyor olsa bile. Gözleri kızarmıştı; yüzünden akıp duran damlalar gözyaşı mı yoksa yağmur mu, kimse anlayamazdı.

Yapmak istediği şeyler vardı. İzmir’e tekrar yerleşmek, bir ev tutmak. Geçici işlerde çalışıp para biriktirmek. Sonra belki kendi işini kurabilirdi. İyi miktarda para kazanabilirdi. O zaman Ayşe’nin karşısına yeniden çıkacaktı. Kendine bu sözü vermişti. Ne olursa olsun, tekrar barışmayacak da olsalar, onun karşısına, onu hak edecek biri olarak yeniden çıkacaktı. Gerekirse reddetsin, gerekirse defetsin. Değiştiğini kanıtlamak zorundaydı. Değişmesinin tek nedeni Ayşe’ydi sonuçta.

Ayşe ile tekrar buluşmayı düşündükçe adımları daha seri gidiyordu. Gökyüzünü aydınlatıp kükreyen bir yıldırım hayallerini dağıttı. Uzaydan bir parçayı yırtıp inleterek düşmüştü sanki toprağa.

Havanın aydınlanıp tekrar kararması sonrası dişlerinin takırtısını duydu Kerim. Giderek artan titreme, kaslarını gerilmekten kopacak gibi hissettirip kontrol edilemez hale geliyordu. Üzerindeki kalın kıyafetler giderek daha da ağırlaşıp yükünü artırıyordu. Rüzgar hafifledi.

Kerim vücudunun kendini artık dinlemediği korkusundan adım atamaz hale gelince, üzerine yapışıp akan yağmur damlaları ılıklaştı. Onlarca kilometre boyunca sıcaklık tenini yoklayıp çekilmişti. Beyninin onunla oynadığı bir oyun olarak kabul etmişti bunu. Sadece bir anlığına sıcak hissediyor, soğuk gerçek bu kandırmacaya sabredemeyip kendini gösteriyordu.

Yine beyninin bir oyunu olsa gerek, yüzünden durmaksızın akan damlalar terdi şimdi. Vücudu yanıyordu.

Tekrar üşüyeceğinin habercisi, hatta şimdi de üşüdüğünü kanıtlayan titreme durmuş değildi. Soğuktan daha çok acıtan hep korku olmuştur, bu yüzden kulağını bu vesveselere tıkayacaktı.

Sıcaklık giderek dayanma eşiğinin üzerine çıkıyordu. Birkaç kez montunun fermuarını açıp kapattı. Çünkü montu çıkarmanın aptalca olacağını ve rüzgarın estiğini biliyordu. Sonunda sağduyusunu boşverip çıkardı. Hava hala sıcak gibiydi. Ayşe’yi düşündü.

Karlı bir günde eve doğru yürüyordu Kerim. Ayşe arkasından ona yetişmeye çalışıyordu. İlişkinin ilk zamanları, birbirlerinden hafif çekinceleri vardı. Ortada bir oyun olmasa da Kerim önden gidiyor, Ayşe’nin yetişmesini istiyor, onun arkasından utana sıkıla hızlı adımlar attığını bilmek hoşuna gidiyordu. Sonra bir an arkasına bakınca Ayşe ile göz göze geldiler. Ayşe şaşkınca sırıtırken Kerim önüne dönüp yürümeye devam etti. O anda, odağını tamamen Kerim’e vermenin cezası olarak Ayşe’nin ayağı kayıp düştü. Patırtıyı duyunca geri döndü Kerim. Elinden geldiğince naif bir şekilde gülmeye çalışarak onu kaldırdı, utanç ve mutluluğunu ele vererek parlayan gözlerine bakarken,

“Bak, seni ikinci kez düşürdüm,” dedi.

Bu anıyı ne zamandır hatırlamıyor olduğunu sorguladı Kerim.

Üzerindeki kazağını ve altındaki tişörtünü de çıkardı. Önüne bakarak adımlarını hızlandırdı.

Yağmur saçlarına ve göğsüne püsküren ateşti. Çıplak olduğu fikri saçma geldikçe elini karnında gezdirdi.

Gökyüzüne baktı. Bu kez yağmur suyuyla birlikte akıp göğsüne, oradan karnına ilerleyen damlaların gözyaşı olduğunu biliyordu. Kollarını açıp diz çöktü. Sadece gökyüzüne baktı.

Yorumlar

Popüler Yayınlar